Tekil Mesaj gösterimi
Alt 04-Ekim-2010, 22:36   #3 (permalink)
zumrut_
Zümrüt Üye
 
zumrut_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 08-Haziran-2009
Ad- Soyad: zumrut
Bulunduğu yer: Yurt dışı
Mesajlar: 1.249
Teşekkürleri: 1.215
762 mesajına 2.493 kere teşekkür edildi.
Standart

Türklere Yönelik Rus Asimile Siyaseti - Timur B. Davletov
OKUDUM UZUN AMA ÇOK GÜZEL MAKALE OKUNDUKTAN SONRA DAHA RAHAT FİKİR BEYAN EDEBİLİNİR DİYE DÜŞÜNDÜM ÜŞENMEDEN OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM........Z

Kültürün Ana Unsuru Olarak Dil Bağlamında Türklere Yönelik Özümleyici Siyasalar: Rusya Örneği

1. Giriş

Sovyetler Birliğinin çöküşüne bağlı olarak toprak bakımından esaslı bir biçimde küçülmek durumunda kalan Rusya hâlen de dünyadaki ülkeler arasında toprak büyüklüğü açısından en geniş coğrafya alanlarından biridir. Bu geniş topraklar birçok farklı doğa bölgesini barındırdığı gibi buralarda etnik kökenleri farklı birçok halk yaşamaktadır. Bu yüzden günümüzde toplam nüfus sayısı yüz kırk milyonu aşkın olan Rusya’da doğal olarak çok sayıda farklı kültürün varlığı söz konusudur. Rusya bir federasyon olduğu için bu ülkede yaşayan halkların çoğu kendi kaderlerini toprak esaslı özerklik çerçevesinde belirlemiştir. Rusya Federasyonunun idarî yapısı cumhuriyet (respublika), bölge (oblast), özerk bölge (avtonomnaya oblast), eyalet (kray), özerk daire (avtonomnıy okrug) ve federe statüde iki şehir biçiminde ayrılmak üzere toplam seksen dokuz idari birimden oluşmaktadır (RF Anayasası, 1993: 65. Madde). Rusya Federasyonu her zaman çok uluslu bir devlet değildi, ancak XVI. yy’dan, daha doğrusu 1552 yılından itibaren Kazan Hanlığının işgalinden başlayarak Rusya Türk dünyası coğrafyasına yönelik olarak kendi topraklarını genişletmeye koyulmuştur (Özönder 1999:1-3). XIX. yy’ın sonuna gelindiğinde Rus işgaline Türkistan coğrafyasında esir düşen son Türk boyu olan Türkmenlerin bölgesinin de Rusya İmparatorluğu içerisine dâhil edildikten sonra maalesef tarih sahnesine yeni bir terim olarak “Rusya Türkleri” deyimi çıkmış bulunmaktadır (Hablemitoğlu 1997: 1).

Rusya’nın eskilere dayanan zengin tarihe sahip olan bir ülke olduğu da burada belirtilmesi gerekir. Bu tarihi boyunca Rusya hem inişli hem de çıkışlı dönemler yaşamıştır. Bununla birlikte diğer sömürgeci devletlerin genel özelliğinden farklı olarak Rusya, göstermiş olduğu gelişme ve genişleme performansının sayesinde eşine nadir rastlanan tarihsel örneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Rusya devleti 400 yıllık tarihi içinde tam 36 kat genişlemiştir (Kurakov 1995:21). Bu genişleme sürecinin, kenarları hep çiçek dolu bir yol olmadığı gayet açıktır. Kimi bilim adamları Rusya’nın hep yayılmacı siyaset gütmesinin temelinde messianic bir dünya görüşünün yattığını iddia eder. Öte yandan Rusya’nın objektif tarihsel gelişmelerin neticesinde göreceli olarak izole kalması Ruslarda, dünyada kendilerine özel bir misyon, yani görev yüklenmişlik hissinin etkisiyle ‘Üçüncü Roma’ adlı bir dünya görüşü oluşmuştur ki bunun temelinde, zamanında en önemli medeniyet merkezleri olarak kabul edilen ‘Birinci’ ile ‘İkinci Roma’ların, yani eski Constantinople ile Roma’nın yerine geçebilme hedefi yatmaktaydı (Sakwa 1998:3). Kimine göre ise Moskova, Roma ve Constantinople şehirlerinin düşmesinin ardından Hıristiyanlığın düşman ordularından korunmak amacıyla sığınabileceği bir koruganı sağlayacak bir “Üçüncü Roma” ya da bir kutsal şehir olarak görülmüştür (Chapman 2001:2).

Aslında Rusların bu tip dünya görüşü tarihleri boyunca izledikleri yayılmacı siyasetlerince de doğrulanmaktadır. Nitekim, bu konuda Komünizmin babası sayılan K. Marx bile yayılmacılığın ve dünya üzerinde egemenlik sevdasının Rus milleti için politik, taktik vs. değişiklikler gösterebilmesi ile birlikte sabit ve değişmez bir mürşit olduğunu söylemiştir (Rourke 1993:173). Bununla birlikte yayılmacılık münhasıran Rus geleneğinden ibaret değildir ve dünyada birçok halk bu yolda deneyim sahibi olmuş, bir o kadar da halk bu deneyimlerden olumlu ya da olumsuz etkilenmiştir denilebilir.

Kimi ya bu yayılmacılık, işgalcilik ve bunların altında yatan sömürgecilik* gibi terimlerin kullanımından ısrarla kaçınarak yerine “bütünleştirici” ve “keşfedici” siyaset demeyi yeğlemekte ya da çeşitli milliyetlere mensup olan gayrı-Rus halkların acımasız savaşlar ve katliamlar sonucunda dayatılmış olan çeşitli zorlamalarla değil de, sanki bütün gayrı-Rus halklar Rusya’ya dâhil olabilmek için sabırsızlıktan can atıyormuşçasına kendi gönül rızalarına dayanan anlaşmalar oluşturarak Rusya’nın içine dâhil olduklarını belirtmektedir. Bu konuda Sovyetler Birliği tarihini anlatan herhangi bir kitap veya ansiklopediye bakılabilir (Bkz.: Sovetskiy Ensiklopediçeskiy Slovar, 1988:1255).

Diğer birçok genişleyen devlet gibi Rusya da kendi topraklarını savaş ve bunu takip eden işgaller yoluyla büyütmüştür. İşte iradesinin dışında bu ülkeye dâhil edilen halkların doğal olarak birbirinden farklı kültürlere sahip olduklarından, yeni kurulan devletin içine az ya da çok kültürel anlamda katkıda bulunduğu söylenebilir. Ancak bu bağlamda durumlar aslında çok karmaşıktı ve bir taraftan tarihsel gelişmeler sonucu bir araya gelen halkların arasında kültürel anlamda etkileşim yaşanırken öbür yandan da başatlığa sahip olan Rus devleti, sömürgeleştirilmiş yeni topraklarda yaşayan halkları doğal olarak kendine daha çok bağlamak ve böylece her türlü hoşnutsuzluk türünden, dışavurumlardan kurtulmak niyetindeydi. Peki buna nasıl ulaşabilirdi? Tabiî ki gayrı-Rus halklara yönelik özümleyici siyasalar uygulayarak. Ama hangi yollardan? İşte bu noktada ilk akla gelen ve ne yazık ki tarih tarafından teyit edilen bir yöntem Rus devletinin inorodtsı (yani, soyu başka ve yabancı olan) dedikleri halkların kendi kültürlerinin ana unsurları olan dil ve inançlarına yönelik olarak yürütülen siyasettir. Bu araştırmada ben, kültürü oluşturan bir takım öğrenilen davranış örneklerinin kuşaktan kuşağa aktarımının gerçekleştirilmesinde araç olarak kabul edilen dilin (Barnouw 1975:4) ve onun bağlamında Türklere yönelik Rus özümlemeci siyasaların üzerinde çarlık Rusyası ile Sovyetler Rusyası dönemleri kapsamında üzerinde odaklanmaya çalışacağım. Ancak konuya geçmeden önce bu konunun kavramsal boyutuna ve ardından da konunun önemine değinilecektir.

1.1. Konunun kavramsal boyutu

Yazı konusunu daha iyi aydınlatabilmek için doğrudan konuya geçmeden önce kültür, dil, özümleme vb. sözcüklerin kavramsal tanımlarına yer verilmesi yararlı olacaktır.

Kavramsal boyutunu tam yansıtabilecek bir biçimde tüm tanımların burada dizilmesine olanak bulunmadığından ve aslında her bir kavramın çok geniş birer konuyu temsil etmesinden dolayı bu kavramlarla ilgili ancak kimi tanımlara değinilecektir.

Kültürü hars olarak adlandıran ve medeniyetten ayıran Ziya Gökalp’a göre kültür (ya da hars), beynelmilel olmayıp yalnız bir milletin dinî, ahlakî, hukukî, muakelevî (rasyonel), bediî (estetik), iktisadî ve fennî hayatlarının ahenkdar bir duygular bütünüdür (Gökalp 1990:25-34). Ralph Linton ve Melville T. Herskovits’e göre ise kültür, insanların hayat şeklidir; toplum ise belli hayat şeklini sürdüren fertlerin teşkilâtlanmış bütünüdür, bir sistemdir (Milli Kültür 1984:1). Yine aynı yayında yer alan tanıma göre kültür bir insan topluluğunun kendi tarihî tekamülü hususunda sahip olduğu şuurdur (Milli Kültür 1984:456). Bu tanımlardan yola çıkılarak kültürün bir toplum hâlinde yaşayan insanların ortak sosyal hayatlarında son derece önemli olduğu görülebilir. Üstelik bu tanımlar kültürün, içinde bulunduğu toplumlara kendi niteliğini kazandırdığını da göstermekte ve bu ise özümleme adına genellikle ilk hedef olarak seçilmektedir, çünkü kültüründen yabancılaştırılmış ya da Sovyetlerde yapıldığı ve Stalin’in “şekil itibariyle ulusal, ancak içeriği bakımından sosyalist” olarak tanımladığı bir kültüre sahip olma durumuna getirilmiş bir halk özümleme siyasalarından çok daha kolay etkilenebilir. Nitekim, kültür tanımını Alman kültür tarihçilerinden alan ünlü İngiliz antropolog Edward B. Tylor’a da göre “kültür, bilgi, inanç, sanat, ahlâk, gelenek ve göreneklerden ve insanın toplumun bir üyesi olarak edindiği tüm diğer yetenek ve alışkanlıklarından oluşan tek bir komplekstir” (Tylor 1877:1). Dolayısıyla gelenek, görenek, inanç, dil vs. ulusal öğelerden oluşan kültürün özümlenmesiyle bir halk da özümsenmiş olacaktır demek yanlış olmayacaktır herhâlde.

Kültür ile toplum arasındaki ilişkiye gelince, V. Barnouw’a (1975: 5) göre “toplum, ortak bir kültürü paylaşan her iki cinsiyetten insanların oluşturduğu az ya da çok organize olmuş bir gruptur”. Dolayısıyla, kültür toplumun sosyal çimentosu da denilebilir. Kültür millî olunca ise bu kültürün ayakta tutulması, bir ulusun varlığı, özgürlüğü ve benliğinin sürdürülmesi bakımından son derece önemlidir. Nitekim Mümtaz Turhan’a göre bir milletin ayakta durabilmesi için millî kültüre sahip olması şarttır (Turhan 1980:405).

Dil, insanların toplum içerisinde tarihsel gelişim çerçevesinde geliştirmiş olup kullanmakta oldukları sözlü ve yazılı olmak üzere ayrılan belli bir takım simgesel iletişim sistemi olmaktadır (Mutlu 1998: 95). Bu tanımdan anlaşılacağı üzere dil insanların toplum hâlinde yaşamalarından ileri gelen bir iletişim aracı olup ortak simgeler içermektedir. İnsanlar da bir toplum içerisinde değil de çok sayıda farklı toplum hâlinde yaşadığı için bu durum farklı toplumların az ya da çok farklı dil sistemlerini kullanmalarına yol açmıştır. Bununla birlikte bir zamanlar bir toplum iken zaman içerisinde göç yoluyla birbirinden ayrılan, ancak buna rağmen örneğin Türk boyları, Cermen kavimleri gibi dilde ortaklıklarını koruyabilen insan toplumları gibi durumlar da mevcuttur. Demek ki kimi toplumlar zaman içerisinde farklı coğrafya ve ülkelerde yaşamalarına ve yine Türklerin örneğinde olduğu gibi birbirinden binlerce kilometre uzaklarda ayrı kalmalarına ve çeşitli coğrafyadaki çeşitli kültürlerle temastan meydana gelen etkileşimlere rağmen dildeki ortaklıklarını sürdürebilmektedir. Buradan şunu da çıkarmak olanaklıdır: kültürler az ya da çok farklılaşabilirse de dildeki ortaklık çok daha güçlü bir biçimde muhafaza edilerek varlığını devam ettirmektedir. Bu bağlamda kültür alanının içerisinde yer alan dil denen ‘şey’in bir kültürün içerisinde en önemli unsurlardan biri olduğu söylenebilir. Nitekim bir kültürün nesiller arasındaki aktarımında ya da kuşaklar ve hatta bugün ile dün arasındaki temasın ve böylelikle de devamlılığın sağlanmasında birinci dereceden önemli işlev, yine sözlü ve yazılı dile düşmektedir.

Özümleme (ya da özümseme veya eritme - assimilation) sözcüğünün tanımına gelince, bu kavram belirli bir ülkede yaşayan nüfusun içerisinde azınlıkta bulunan insan topluluğunun sahip olduğu gelenek, değer ve tutumlarında çoğunluğu oluşturan nüfusa ait kültüre yönelik olan değişimleri ifade etmektedir (Birkök 1994). Dolayısıyla özümlemenin altında yatan amaç bir ülkede yaşayan ve hukuken kabul edilmiş azınlıkların genel hatları itibariyle egemen toplumun içerisine entegre edilmesi ya da eritilmesidir ki bunun sonucunda azınlığın kültürü çoğunluğun kültürüne uydurulmuş olacak veya bu kültürler arasında karşılıklı etkileşim meydana gelecek ve neticede de genel ulusal kültürün zenginleşmesi vuku bulacaktır. Aslında çoğu durumda etkileşim söz konusu olup buna kültürlerin karışması ya da sentezi (amalgamation - melting pot) adı verilmektedir (Birkök 1994).

Bununla birlikte, bunların dışında da konuya farklı yaklaşımlar mevcuttur. Bunlardan biri de şudur: Günümüzdeki devletlerin büyük bir çoğunluğu heterojen olduğu (ki kimine göre de dünyadaki devletlerin sadece %10’u etnik homojenliğe sahiptir. bkz. Kegley 1995:232) için her ülkede çoğunluğun yanında bir de hukukî ya da sosyal azınlık veya azınlıklar yaşamaktadır. Bunların arasında bütünleşmeyi sağlamak, gerilimleri önlemek, söz konusu azınlığın vatandaşı olduğu devletin baş görevidir. Ama bunu yaparken devlet azınlıklara karşı ayırımcılık yapmama gibi ‘negatif’ ve onlara karşı yardım ve özel statünün tanınması gibi ‘pozitif’ ayırımcılık* gibi olumlu tedbirlerin yanı sıra söz konusu azınlıkları, sahip oldukları kimliklerini korumalarına müsaade ederek entegre etmelidir. Yani azınlıklar entegre edilirken hem bunlara karşı tam ve yetkin bir eşitlik uygulanmalı, sosyo-ekonomik ve politik alanlarda fırsat eşitliği tanınmalı, hem de bunlar yabancılıklarını, yani etnik farklılık ve özelliklerini koruyabilmelidir ki bu görüşe bazıları eşitlik fakat farklılık der (Touraine 1998:58).

Bu yazıda kastedilen Türkler, Avrasya coğrafyasında eskiden beri yaşamış ve daha sonra Rus işgaline maruz kalmış Türk boylarıdır.

1.2. Konunun önemi

Konunun önemi aslında kısmen bir önceki bölümden de anlaşılabilir. Bununla birlikte, neden özümleme çabaları en çok dil üzerine yoğunlaştırılabilir sorusuna belki de açıklayıcı sözler, kendisi de Lenin hayranı olan İtalyan komünistlerden Antonio Gramsci’den verilebilir. Ona göre “...her dilde bir dünya görüşünün ve bir kültürün unsurları...” yer alır (Gramsci 1975:19). Bu, her dilde farklı dünya görüşleri var demektir; bu durumda bunlar tıpkı eski Sovyet ulusu örneğinde olduğu gibi homojen bir ulusun inşası önünde engel olabilir ve belki de bundan dolayı farklı dünya görüş ve kültürlerin kaynağı olan diller ortadan kaldırarak ya da en azından ikinci plana itilerek yerine ortak bir Rus, ardından da Sovyet dünya görüşünün oturtulmak istenmesi bu gibi kaygılardan ileri gelmiş olabilir. Bu, bir bakıma konumuzun önemini açıklamakta yardımcı olmaktadır. Üstelik yine dil üzerine yoğunlaşmış siyasalar Rusya coğrafyasında henüz tarihe geçmiş olmadığı gibi son gelişmelerin ışığında daha da arttığı gözlemlenebilmektedir. Örneğin Rus dilinin kullandığı ve gayrı-Rus uluslara da empoze edildiği Kiril alfabesinin yerine Latin harflerine geçmek isteyen ulusların önünde engeller konulmaktadır. Bu gibi uygulamalar Sovyetler zamanında yapılmış olsa dahi o dönemde bile Ermeniler ve Gürcülere kendi özgün alfabelerini ve Baltık uluslarına da Latin temelli alfabeyi kullanmalarına izin verilmekteydi. Ancak yoğunluk yine de Türk soylu uluslar üzerindeydi nedense, çünkü Türk uluslarının kullandıkları alfabelerde yapılan değişiklikler ve oynamalar kadar SSCB coğrafyası dahilinde başka uluslarda da gözlemlemek mümkün olsa dahi buna az rastlanmıştır. Bununla birlikte Sovyetlerin içerisinde özellikle Doğu milliyetlerinin kullandığı harf sistemlerinde yapılan değişiklikler konusunda daha geniş bilgi ve örneklere ulaşabilmek için Edward Allworth’un Nationalities of the Soviet East kitabına bakılabilir (Allworth 1971).

Dilin öneminin nereden ve niçin kaynaklandığı sorusu çerçevesinde şunlar da söylenebilir. Dilin bu önemini Türk boyları örneğinde çok daha iyi biçimde anlayabilmek olanaklıdır. Şöyle ki; Türkler zamanında bir dili, inancı, kültürü vs. paylaşırken meydana gelen objektif tarihsel gelişmelerin sonucunda farklı din, kültür, rejim, ülke ve kimliklere ayrılmıştır. Üstelik araya farklı kültürel temaslar, etkileşimler, coğrafya anlamında uzun mesafeli kopukluklar ve iklimler girmiştir. Ama tüm bunlara rağmen Türk boylarının günümüzde de benzer kalan ortak tarafları vardır ki, o da konuştukları ortak Türkçe dilidir. İşte bunun da, dilin öneminin gösterilmesi bağlamında burada belirtilmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.

Yine Gramsci’ye dönecek olursak, ona göre dil aynı zamanda hem kültür hem de felsefe anlamına sahiptir. Kültür ise “anlatım bakımından az ya da çok sayıdaki bireyleri birleştirir” ve erekleri farklı olabilen çok sayıda insanın ortak gayeye varabilmek için kaynaşmasını ve dayanışmasını “kültürel-toplumsal birlik” çerçevesinde sağlayan etken olma bakımından da önemlidir (Gramsci 1971:56). Bunlardan hareketle Sovyetlerin neden ulusal kültürlere yönelik olarak farklılıkları ortadan kaldırıcı ve içerik itibariyle ortak bir biçimde sosyalist olmasına yönelik çabalarda bulunduğuna ilişkin sorunun yanıtına varmak çok daha kolaydır. Üstelik nihaî amaç da Sovyetler Birliği’nde baskı ile ulusal kimlikleri ortadan kaldırmak suretiyle Sovyet yurttaşlarından ibaret bir ulusu meydana getirmekti (Leylak 2000:159).

Bununla birlikte bu konunun önemi, Çarlık, Sovyetler ve günümüzdeki Rusya’nın kendi ülkesi içerisinde başta Türk ulusları olmak üzere yaşayan (ve aslında yaşamak durumuna düşen de denilebilecek) ulusların ve bu ulusların farklı kültürlerine yönelik ne gibi siyasalar izlendiğinin nesnel ölçütler çerçevesinde gösterilmeye çalışılmasına ve neden özümleme siyasalarının dil odaklı olduğu ve bundan ne gibi sonuçların çıktığının tespit edilmesine ilişkin olarak tasarlanmış olmasıyla ifade edilebilir. Bunun nedeni Rusya’nın kültür ile dil gibi sosyal kurumların üzerinden özümleme siyasalarını bir nebze olsun gösterebilmektir. Bu konu bağlamında birçok çalışmanın mevcut olduğu dolayısıyla bu yazının elbette ki bu konuyu tam olarak kapsayıcı olması beklenemez.

2. Rusya’da Çarlık Dönemindeki Özümleme Siyaseti (1917’ye kadar)

Daha önce de belirtildiği gibi işgaller ve sömürgeleştirme yoluyla topraklarını genişleterek dünyada en geniş kara parçasına sahip olan Rusya konusunda yine de çeşitli görüşler mevcuttur. Örneğin ünlü bir Rus tarihçisi olan Vasiliy Klüçevskiy, Rusya’yı kendi kendini sömürge hâline getirmiş bir devlete benzetmiş ve Rus devletinin tarihinin de böyle bir devletin tarihi olduğunu belirtmiştir (Sakwa 1998:3). Yani görüldüğü kadarıyla Rus toplumunun içerisinde de bu sömürgeleştirme konusunda farklı görüşler yer bulmaktaydı. Nedenleri ne olursa olsun bu görüş bize Rus aydınlarının içerisinde gayrı-Rus halklara yönelik sürdürülen sömürgeleştirme siyaseti bağlamında görüş birliğinin bulunmadığını gösterir niteliktedir.

Bu görüş ayrılıkları aslında pek de önemli değildir, çünkü olan olmuştur ve birçok farklı kültüre sahip ulus Rusya İmparatorluğu dâhilinde yaşamaya başlamıştır. Kimi halklar daha uyumlu yaşarken, diğerleri ise sürekli olarak hoşnutsuzluklarını çeşitli isyanlarla ifade etmekteydi. Genellikle âdil olmayan yönetimden ve yönetim tarafından uygulanan siyasaların ilgili gayrı-Rus halkının kültürel, ekonomik ve siyasal haklarının ihlâl edilmesine yol açtığı gerekçesiyle meydana gelen bu isyan ve ayaklanmaların çoğu yine de merkezî yönetim tarafından kanlı bir biçimde bastırılmaktaydı.

Ana toprağına bitişik olan topraklara yönelik bu sömürgeleştirme sürecinde (hem savaşlarda hem de işgalden sonra denetimi sağlamak bakımından) Rusya, diğer batı Avrupa devletleri gibi deniz kuvvetlerinden çok kara güçlerine güvenmiştir (Chapman 2001:1).

1552 yılında Kazan Türklerinin yurdu olan Kazan Hanlığının işgali ile Rusya’nın Asya’nın derinliklerine doğru başlayan yayılması Deli Petro* döneminde de devam ederek XIX. yy’ın sonuna kadar sürmüştür. Bu bağlamda Orta Asya’da en son Türkmen Türklerinin (1884) Rus işgaline boyun eğmek zorunda kalmış olduğu ve Sibirya’da yaşayan Türk boylarından Tıvaların Sovyetler Birliği’ne 1944 yılında dâhil edilen en son ulus olduğunu da belirtmek isteriz (Hablemitoğlu 1997: 1; Monguş 2001: 6). Buradan Rus işgallerine karşı en şiddetli mukavemeti Türklerin göstermiş olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Bundan dolayı, daha sonraki dönemlerde Rusların, en çok Rusya’nın içerisine dâhil edilen coğrafyada yaşayan Türkler üzerinde özümleme siyasalarını yoğunlaştırmasının altında yatan nedenleri de anlamak olanaklıdır.

Bununla birlikte özümleme siyasetinin başlangıcının da bu genişleme ve sömürgeleştirme süreçlerinin ardından ortaya çıktığını söylemek olanaklıdır.

Aslına bakılırsa, Rusya tarafından gerçekleştirilmiş istilâ yoluyla işgallerin ardından girişilen sömürgeleştirme siyasetinin altında iktisadî çıkarların güdülmesinin yattığını söylemek herhâlde yanlış olmasa gerek. Üstelik XIX.yy’ın ikinci yarısında Rusya da diğer Batı devletleri gibi kapitalist ve sömürgeci gelişme yolunda ilerleme çerçevesinde çaba sarf etmekteydi. Dolayısıyla kendi ana ülkesine katmış olduğu ülkelerdeki doğal zenginlikleri sömürmek başlıca işlevi gibi gözükmekteydi. Bu işlevin tam olarak yerine getirilebilmesi için de Çarlık Rusyası doğal olarak kendi ırkından olan Rusların işgal edilen bölgelere göçünü sağlamaktaydı ki buradaki amaçlardan birisi de Rus etnik nüfusunun yerli halklara karşı demografik başatlığını elde etmekti.

Bu süreç çok karmaşıktı, çünkü yerli halklar bu sunî göçe karşı isyanlar başlatmaktaydı ve topraklarının Ruslara verilmesini istememekteydi. Yurtlarını Rus devletine işgal ettiren Türkler de rahat durmamış ve en çok, kültür ve inanç yaşamlarına Rus misyonerleri tarafından uygulanan müdahalelerle devletin bu konuda aldığı çeşitli yasaklayıcı uygulamalara ani tepki göstermek suretiyle ayaklanmalar biçiminde çeşitli direniş eylemlerini düzenlemiş ve böylece Rus devlet nizamına yönelik olarak oldukça hissedilir darbeler gerçekleştirmiştir (Hablemitoğlu 1997:9).

Bu arada şunun da belirtilmesinde yarar vardır. Sanıldığının aksine 1917 Sosyalist devriminden önce etnik Rusların (ya da Büyük Ruslar ‘Velikorossı’) Rusya İmparatorluğu ülkesi içerisinde çoğunluğu oluşturmadığı gibi, genel nüfusun içinde %43 gibi bir oranla yalnızca bir azınlık olduğu da bilinmektedir (Lenin 2000:72-75). Oysa Lenin’in de belirttiği gibi “nasyonalist anlayış hükümetin siyasetine tamamıyla işlemiştir” ve “egemen” bir milliyet olan Ruslara her türlü ayrıcalık tanınmak istenmiştir (Lenin 2000:72).

2.1. Kültür alanında

İşte sömürgeleştirme süreci içerisinde karşılaşılan bu tür zorlukları bertaraf edebilmek amacıyla Çarlık Rusyası tedbir olarak aldığı çeşitli zorlamaların yanında kültürel bağlamda gayrı-Rus ulusları kendine daha itaatkâr bir hâle getirmenin yollarını aramakta ve bulduğu bu yollardan olanak ölçüsünde istifade etmekteydi. Ancak nihaî amaç Rus olmayan halkları zaman içerisinde eritmekti. Örneğin Türkistan’a yönelik olarak Ruslar buradaki yerli halkı sunî göçle bölgede sayısı artırılan Rus nüfusunun içinde eritmeye yönelik planlar geliştirmekteydi. Kültür bağlamında bu plan, Türklerin ileri gelen aydın kesimlerini ortadan kaldırmayı, yerli kültürlerin yerine Rus kültürünü yerleştirmeyi, bölgede başat inanç sistemi olan İslâm’ın etkisini olabildiğince aza indirmeyi ihtiva etmekteydi (Leylak 2000: 27). Gayrı-Müslim olan Türk boylarında ve özellikle Sibirya Türklerinde başat olan Kamlık inancının yok edilmesini ve yerine Rus Ortodoks Kilisesine mensup misyonerlerin yoğun çalışmalarıyla Hıristiyanlığın yayılması amaçlanan bu dönemde, yani 1917’ye kadarki dönemde yaşananlar çok korkunçtu. Zorbalıklarla dolu bu siyasaların Sibirya Türklerine özellikle ve diğer yerli halklara yönelik olarak genellikle belli bir amaç taşımaktaydı, o da; buradaki halkların Ruslaştırılması ve böylece milliyet olarak ortadan kaldırılmasıydı. Nitekim yerli kültürü ve inancı yok etmekle devlet ve kilise tarafından görevli misyonerler de hedef yerli halkları son derece küçümseyerek ve hatta aşağılayarak bu emellerini çekinmeden açıkça ifade etmekteydi (Davletov 2002:20-37).

Çarlık Rusya’sında Ekim 1917’ye kadar süren bu Ruslaştırma siyasalarının yer aldığı dönemde gayrı-Rus ve özellikle Türklerden de kendi kültürlerini koruma adına tepkisel nitelikte ve aslında son derece örgütlü hareketler de ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Rusya’da yaşayan Türkler arasında kültürel anlamda Türkçülük akımını başlatan ilk isim olan Kırım Türklerinden Gaspıralı İsmail Bey’i burada zikretmek gerektiğine inanıyorum (Hablemitoğlu 1997:115). Özellikle Rusya Türklerinin arasında çok güçlü bir biçimde kendini gösteren hareketlilik daha çok Müslüman halkları içine almaktaydı. Bununla birlikte, bu dönemde, yani XIX. yy sonu ile XX. yy başında gayrı-Müslim Türklere, yani Ortodoks, Budist, Musevi, Kabalist ve Kamlık inancını yaşayan Türklere yönelik hiçbir faaliyet gösterilmediği gibi bu dönemdeki genel Türklük ideolojisinin içerisinde gayrı-Müslim Türkler büyük önemi oluşturmadıkları gibi dikkat alanı dışında bırakılmıştır. Yani ilk Türkçülük döneminde tüm kavramsal duruşlar Müslümanlarla Müslüman Türklere yönelikti ve Müslüman Birliğinin dışında tüm inançlara mensup Türkleri kapsayacak gerçek Türk Birliğinden bu dönemde söz edilmemekteydi maalesef (Tchervonnaia 2002:131-142). Nesnel olarak o dönemin çerçevesinde bu olguya bakıldığında Rusya’daki Müslümanların çoğu Türklerden oluşmakta ve bunun yanında gayri-Türk ama Müslüman halkların varlığının, hiçbir stratejik öneme sahip olmayan çok az nüfuslu gayrı-Müslim ancak Türk kökenli boylarından siyasî mücadele bağlamında çok daha öncelikliydi denilebilse de bu yine de çok geniş coğrafyada yaşayan Musevi, Kamcı, Ortodoks ve Budist Türklerin sahnenin arkasında bekletilmelerine yeterli açıklık getirmekte eksik kalabilir. Ancak bununla birlikte denilebilir ki sözü geçen bu Türk boyları siyaset bağlamında çok daha edilgendi. Ne var ki bu da gerçekliği tam olarak yansıtmaktan oldukça uzak gibi görünmekte, çünkü Sibirya Türkleri de geç de olsa XX.yy’ın başlarından itibaren Türkçülük hareketi çerçevesinde etkin çalışmalar yürütmekteydi. Buna örnek olarak Ekim Sosyalist devriminden önce XX. yy’ın başlarında Sibirya’da Güney Sibirya Türk Cumhuriyetinin kurulması yönünde yoğun faaliyetlerde bulunan Hakas ve Altay Türklerinde Turancılık hareketlerini göstermek olanaklıdır (Davletov 2002:5-33).

Yine konumuza dönecek olursak Rusya tarafından XVI. yy’dan itibaren zorla Hristiyanlaştırma faaliyetlerinin yürütüldüğü bilinmektedir. Gayrı-Rus halkları ilk aşamada maneviyat alanında kendine bağlamayı ve daha sonra da asimile etmeyi hedefleyen bu faaliyetlerin altında ise “Hıristiyanlaştırarak Ruslaştırma” fikri ve hatta buna özel olarak geliştirilmiş program yer almaktaydı. Bu zorbalığa dayanan vaftizleştirme siyasetinin ilk kurbanları Kazan Türkleri olmuş, bunlardan Hristiyanlığa girmek zorunda kalanlara da Kreşen (Rusça Kreşçenıy, yani vaftiz edilmiş) adı verilmiştir, bunlar baskı altına alınmış olup diğer çoğunluktan tecrit edilmiştir. Müslümanların (ki bunun kesinlikle Rusya İmparatorluğu dâhilinde yaşayan gayrı-Müslim Türkler için de geçerli olduğu belirtilebilir) kültürel ve ulusal alanda yeniden kalkınmalarının ve gelişmelerinin önüne geçebilmek için Çarlık Rusyası çapında eğitim kurumları yakın mercek ve sıkı denetim altına alınmış, mevcut siyasalara aykırı yazıları, haberleşme ve bu gibi haberlere yer veren basın ve yayıncılığa yönelik olarak sansür önlemleri geliştirilmiş, Rusya Türklerinin siyasî çalışmalarına izin verilmemiştir (Hablemitoğlu 1997: 6-7).

Türklüğün anayurdu ve öz coğrafyası olan Sibirya gölgesine gelince, buralarda yaşayan Türk boyları ve diğer gayrı-Rus yerli halklar da Çarlık yönetimince yürütülen bu özümleme siyasetine maruz kalarak ağır kayıplar vermiştir. Dönemin Rusyasında Sibirya yerlilerinin vaftizleştirilmesine büyük önem verildiği söylenebilir. Sömürgeleştirme süreci içerisinde Sibirya’da ortaya çıkan yönetimsel kurumların hemen ardından daha sonra yoğun misyonerlik faaliyetlerinin odakları hâline gelecek ruhanî kurumların tertiplenmesi izlemekteydi. Buralardan ise Çarlık Rusya’sının resmî dini olan Ortodoks Hıristiyanlığı yaymakla görevlendirilen misyonerler bölgedeki gayrı-Rus halklara yönelik çalışmalara girişmekteydi. Sibirya yerlisi halkların kültürel mirasını ve zenginliğini oluşturan ve Ruslar gelmeden yüzyıllarca ve hatta binyıllarca varlığını sürdürdükleri inançlarına yönelik bu saldırı niteliğindeki siyasette kullanılan araçlar büyük çeşitlilik göstermekte olup zorbalığa dayanan vaftizleştirme, geleneksel kült nesnelerinin yok edilmesi ve kendi inancından vazgeçmeyerek direnenlere yönelik baskı ve tasfiye hareketlerinden başka çıkış yolunun bulunmayışından kaynaklanması pek muhtemel görünen “gönüllü” Hıristiyanlaşmaya kadar olan yöntemleri kapsamaktaydı (Kotojekov 1992:60).

Zaten Çarlık döneminde uygulanan bu Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma siyasetinde gayri-Ruslara yönelik en önemli araç olarak seçilen okul ve kilise gibi araçlar gelişi güzel seçilmemiş, çünkü bunlar bir devletin içinde çok iyi biçimde örgütlenmiş ve ihtiva ettikleri çalışan ve görevli bakımından oldukça geniş ve etkili bir ağ olduklarından dolayı, bireyleri ve bireyler üzerinden de kitlelerin mevcut ideolojik düzene uygun hale sokulma işlevinde birer esaslı kurumdur (Gramsci 1975:45-46). Burada okul ve kilise gibi sosyal kurumların bireylerin toplumsallaşma sürecinde oynadıkları etkin işlevleri yerine getirdikleri de göz önüne alındığında anılan siyasalarda bu araçların seçiminin amaca ulaşım yönünden ne denli isabetli olduğunu görebilmek olanaklıdır.

Öbür taraftan hemen işgalden sonrasında bölgeye kasıtlı olarak Rus nüfusunun göçü sağlanmaktaydı. Bununla birlikte Rusya’nın Avrupa’daki kısmından hayatın dayanılmaz halinden kurtulmak ve yeni hayata başlamak ümidiyle kaçan toprak köleleri, köylüler, sürgüne gönderilenler vb. unsurların göçü de yaşanmaktaydı bu dönemde. Ancak bunların nedeni ne olursa olsun sonuç itibariyle, zaten sayısı az olan bölge yerlisi halklar Rus halkıyla ilk sosyal temaslar kurmaktaydı ve Rusların getirmiş olduğu kültürle tanışma olanağına sahip olabilmekteydi. Bahsedilen dönem Çarlık Rusyası olduğundan dolayı doğal olarak tüm bu unsurların çoğunluğunu oldukça dindar kişiler oluşturmaktaydı, bu nedenle göçle gelen Rus nüfusu da beraberinde Hıristiyanlığın yayılmasına da köprü vazifesini görmekteydi (Kotojekov 1992:61).

Bu süreçten önce Sibirya’da Kamlık inancına mensup halkların içerisinde doktorluk görevini yerine getiren kamlar da derinden etkilenmiştir. Bir taraftan bunlar karşı kilise tarafından mücadele yürütülmekteydi, öbür taraftan misyonerler aracılığıyla halk kitleleri bunlardan kopartılmaya çalışılmaktaydı. Bu yapılırken de Hıristiyan misyoner adamları temel tıp bilgilerini edinerek gittikleri bölgede doktorluk yapmaya çalışarak daha önce münhasıran kamlara ait bu işlevin de kamların elinden alınmasında ve böylece halkın gözünde kamların yerini ikame edebileceklerini ummaktaydılar (Kotojekov 1992:61).

Tabi nesnellik adına Sibirya halklarının maneviyat yaşamlarına karışarak kendilerine, yani Rus Ortodoks Kilisesi ve dolayısıyla da Rus devletine bağlamak ve sonraki aşamada özümlemek adına çalışan bu misyonerlerin bölgeye yeni bilgi ve kültür birikimini de getirmiş olduklarını kabul etmek gerekir. Hatta bu akımın sayesinde birçok Türk aydını temel de olsa eğitim alma olanağına kavuşmuştur. Ne var ki özünde bu harekette bulunan misyonerlerin büyük çoğunluğu eğitimli ve kültürlü tanımına dahil edilmesi oldukça güç olan insanlardan ibaretti. Dolayısıyla bu misyonerlik faaliyetlerin etkinliğini temelden sarsmakta ve etkinliğini önemli ölçüde azaltmaktaydı. Nitekim bu konuda ünlü Sibiryalı bilim adamı G.N. Potanin şöyle demiştir : “...ruhani misyon, optik bir yanılsama, el marifetiyle yapılan bir cambazlıktır. Misyon, inorodetslerin içerisinde bir takım yerleşik köyler kurmuş olduğu, birkaç bin inorodetsin ruslaştığı, bunların tarımcılığa alıştırıldığı gibi geliyor... Ancak daha yakından bakıldığında, misyona harcanan paraların tamamen misyonerlerin maaşlarına gittiği konusunda ikna oluyorsun... ” (Kotojekov 1992:61-62).

Dolayısıyla Hıristiyanlaştırılmış gibi gözüken Sibirya Türkleri ve özellikle burada yaşayan Türk boyları aslında bu yeni gelen dini özünde kavrayamadıklarından dolayı (burada dilin bilinmemesi ve yerli dünya görüşünün çok farklı olması etkili olmuştur denilebilir) çoğunlukla halklar Hıristiyanlığı benimsememiş, benimsemiş olsalar dahi bu en fazla çift inançlılığa ve dinlerin senkretizmine yol açmıştır, ama tüm bu uğraşlar asla kamlık inancını kökten yok edememiştir ki bunu Rusya devleti resmi düzeyde kabul etmekteydi. Nitekim örneğin Altay ve Hakas Türklerinde XX.yy’da da Kamlık inancı güçlü bir biçimde varlığını sürdürmekteydi. (Kotojekov 1992:62-65). Ki, kimi Rus papazlarınca da bölgedeki Türklerin vücüdüna ve kanına kadar girmiş bulunduğu kabul edilen (Kotojekov 1992:63) Kamlık inancı bu dönemi aşarak ve geleneksel inanç bakımından en korkunç Sovyetler dönemini de geçerek günümüze kadar ulaşarak bugün daha da güçlenmekte olduğu gözlemlenmektedir.

O zaman sonuç olarak kültür ve kültürün içinde yer alan din ya da inanç açısından Ruslaştırma siyasetinin Rusya’daki Türkleri amaçlanan ve gerçekleşmesi beklenenden çok daha aşağı düzeylerde etkili olabildiği söylenebilir.

Burada halen de çok yaygın olan bir görüşten de bahsedeceğim. Bu görüşe göre Türkler tarihte tamamen göçebeliğe dayalı yaşam tarzına sahip olup tarımcılığa ancak Rusların bölgeye gelmesiyle ve tarımcılık kültürünün getirmesiyle Güney Sibirya Türklerinin toprakla uğraşmaya başlamıştır. Rus kültürünün etkisi mevcut olsa dahi yaygın olan bu gerçeği yanlış yansıtan görüşün aksine Rus Kozaklar Sayan ve Altay dağları bölgesine savaşların ardından ulaştığında buradaki Türk boyların son derece gelişmiş tarımcılık kültürüne sahip olduklarını gördüklerinde aslında oldukça şaşırmışlardı, çünkü daha önce başka bölgelerde bu gibi buğday ve arpa dolusu tarlaları görmeye pek alışık değillerdi. İşte bu gerçek Sovyet zamanında çıkan “İstoriya otkrıtiya i issledovaniya Sovetskoy Aziyi” (Sovyet Asya’nın Keşif ve Araştırma Tarihi) adlı monografide de kendi yansımasını bulmuştur (Kotojekov 1992:43).

Bununla birlikte burada şuna da yer verilmesinde yarar görmekteyim; Rusya da diğer Batı ülkeleri gibi sömürgeleştirme siyasetini gütmekteydi, ancak siyasi ve özellikle kültürel bakımdan bunların arasında hatırı sayılır farklılıklar mevcuttu. Bu konuda kendisi Hakas Türkü olan bilim adamı G.G. Kotojekov’un görüşü çok yerindedir, ki ona göre: “İngiliz sömürgelerinde örneğin, halklar, daha sonra dominyonların ve yeni devletlerin kurulmasına yol açan belirli siyasal haklara sahip iken, Sibirya’daki yerli halk hiçbir siyasi hakka sahip değildi...” (Kotojekov 1992:103).

2.2. Dil bağlamındaki özümleyici politika ve uygulamalar

Çarlık Rusyası döneminde gayri-Rus ulusların kültürel mirasına yönelik olarak uygulanan özümleme siyasaların içinde bu halkların dilinden de yararlanılmaktaydı ilk aşamada. Daha doğrusu Hıristiyanlaştırmak adına birer araç olarak kullanılan dil vasıtasıyla da yürütülen özümlemeci siyasalar çerçevesinde İncil kitabı gayri-Rus ve özellikle Hıristiyan olmayıp daha yeni vaftizleştirilmiş bulunan kitlelere çevrilmek suretiyle ulaştırılmaya çalışıldığına örnek olarak Saha (Yakut) Türkleri gösterilebilir.

Türklere ve diğer gayrı-Ruslara yönelik olarak dil üzerinden yürütülen özümleme siyaseti bağlamında hedef halkların diline dini Hıristiyan yayınların çevirmek üzere resmi çerçevede çeşitli kurumsal düzenlemelere de gidilmekteydi. Örneğin Sibirya halkları dahil olmak üzere Rusya’da yaşayan gayri-Rus halkların dillerine dini yayınların tercüme edilmesi amacıyla 1812 yılında Rus İncil Cemiyeti (Russkoye bibleyskoye obşçestvo) kurulmuş ve Sibirya çapında birçok yerde şubeleri açılmıştır (Kotojekov 1992:60-61).

Bunun yanı sıra yine dil üzerinden bu yönde uygulamalar kapsamında açılan ruhani okullarda eğitim sürecinden geçirilen ve görevli olarak gidecekleri hedef kitlelerin diline çok iyi derecede vakıf olan gayri-Rus Hıristiyan misyonerlerin yetiştirilmesine, bunun yanında da dinini değiştirmiş çocuklar için ayrı eğitim kurumlarının açılmasına, yani bu tür siyasete örgütlenmiş bir düzen verilmesine ağırlık verildiği bilinmektedir (Hablemitoğlu 1997:7).

Dolayısıyla din kurumu kadar dil kurumuna da gayri-Rus kültürlere yönelik olarak yürütülen siyasaların çerçevesinde Çarlık yönetimi tarafından önemin verildiğini görebilmekteyiz. Bu önemin verilmesinin altında yatan neden ise din gibi dilin de karışmadan ve değişimlere uğratılmadan olduğu gibi bırakıldığı sürece bunun devletçe belirlenen özümleme amacına ulaşılması yolunda büyük engeller oluşturacağının bilincidir.

Bu bağlamda gayri-Rus ulusların dilleri yazılı hale sokulmaya çalışılmakta, ama bu yapılırken sözde yaratılan yazılı dilin temeli Kiril harf sistemi üzerine oturtulmaya yönelik çaba sarf edilmekteydi. Daha önce zaten yazılı dili çeşitli alfabelere dayalı bir biçimde yaşatılan yazılı diller için de aynı yöntem uygulanmış, yani Kiril esaslı alfabeler geliştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yaratılan bu yeni Kiril temelli alfabeler kullanılarak yine misyonerlik faaliyetleri daha da güçlü biçimde sürdürülmekteydi.

Bunun yanı sıra bu yeni Kiril temelli alfabeler yaratılırken bir diğer taraftan da her Türk boyu için farklılaştırılmış uydurma Kiril temelli alfabenin kurulması yoluna da gidilmiştir. Bu çerçevede dönemin en önemli ve bu yönde en çok gayret sarf eden kişi Nikolay İlminski idi. Bu bili adamı özümleme siyasalarına başka ve yeni bir boyut kazandırmak üzere çeşitli proje ve kuramlar ortaya atmış ve sözde Rusya’daki Türklerin iyiliği için her Türk boyu için şive farklılıklarına dayalı farklılaştırılmış Kiril alfabesinde kitaplar basılması ile ilgili olarak yoğun olarak güç ve zaman harcamıştır. Nitekim 26 Mart 1870 tarihinde İlminski’nin bu görüşleri yasal bir çerçeve içine alınarak devletin resmi siyaseti haline getirilmiştir. Zaten İlminski bu çabalarının asıl gayesini açıklıkla ifade etmekten de hiç çekinmemekteydi ki devletin yeni dil siyaseti kapsamında açılan okulların esas amacını o Kazan Öğretmen Okulunun açılışında aynen şöyle çizmiştir : “Kazan Muallim Mektebinin yakın gayesi, Rus ve diğer milletlerin köy mekteplerine öğretmen yetiştirmek, uzak ve umumi gayesi ise, Rus olmayan milletleri, maarif yoluyla Ruslara yaklaştırmaktır” (Hablemitoğlu 1997:8).

Aynı zamanda, “yalnızca ana dili insanları, Hıristiyanlık yoluna esaslı bir biçimde girmelerini sağlar” diyen döneminin en etkin bu bilimci ve misyoneri (Slezkine 1996:92-102) daha sonraki dönemler için de ilham kaynağı olmuştur denilebilir. Nitekim Stalin de Lenin de ana dillerin çok önemli olduğunun farkındaydılar (Slezkine 1996). Oysa ilk bakışta milli dillerin tam tersine yeni kurulan devletin resmi ideolojisinin yaygınlaştırılması önünde ciddi engeller oluşturması gerekmez mi sorusu geliyor akla. İşte bu noktada millilik Bolşevikler için bir tehdit oluşturmamaktaydı, çünkü onlar bunu bir biçim olarak ele almaktaydı, oysa içeriğini kendi ideoloji süzgeçlerinden geçirilerek doldurulacaktı zaman içerisinde (Slezkine 1996). Üstelik dil üzerinden, bunun taşıyıcısı olan ulusların içinde de bu içeriğin girmesi çok daha etkili biçimde sağlanabileceği de bilinmekteydi. İşte tüm bunlar bize Çarlık döneminde kullanılan özümleme siyasalarının ilham kaynaklarını gösterir niteliktedir sanki.

Yine Sibirya bölgesine dönecek olursak burada bu dönemde sürdürülen özümleme siyasetinden ayrı olarak bölgeye gelen Rus kültürünün etkisiyle kültürel anlamda etkileşim yaşanmaktaydı ve bunun sonuçları hem gelen hem de bölgenin yerlisi olan halkların dillerinde karşılıklı olarak kelime alış-verişine yol açmaktaydı. Böylece örneğin, Sayan-Altay bölgesinde yaşayan Türkler dillerine Rusça’dan genelde gelen yeni kültürü yansıtan sözcükler girerken bölgedeki nüfusun kullandığı Rusça da Türkizmlerin (yani, Türkçe kökenli kelimeler) sayesinde zenginleşmekteydi (Kotojekov 1992:96).

Çarlık döneminde uygulanan tüm bu siyasalar gayri-Ruslarda ve özellikle Türk halklarında dışarıdan gelen bu zorba etkinin karşılığında ortaya çıkan tepkinin doğal sonucu olarak çeşitli düzeylerde örgütlenmelere ve kendi kültürel, siyasi haklarını savunmak adına siyasete daha sıkı biçimde atılmalarına yol açmıştır.

Ancak bir diğer taraftan da bu yoğun etki Rusya Türklüğünde geniş çapta iz bırakmıştır ve bunun sonucunda birçok Türk aydını ilk önce Hıristiyanlaşmış, ardından da özellikle torunları Ruslaşmıştır. Ruslaşmış bu kişiler Rusya devletinde üst kademelere kadar çıktığı gibi orduda da önde gelen pozisyonlara sahip meşhur komutanlıklar yapmıştır. Ancak sonuç itibariyle yine de bu etkileşim (aslında buna etkileme ve etkilenme demek daha doğrudur) çerçevesinde kaybeden taraf Türkler iken zenginleşmiş taraf olarak ise kültür (Türk kökenli Rus yazarların sayesinde), askerlik (yine Türk kökenli Rus kumandanların sayesinde) ve hatta yönetim (ki buna özümlenmiş çarlar, örn.: Boris ve Födor Godunovlar, çariçeler, knezler de dahildir) vb. alanlarda Rus tarafı çıkmıştır (Hablemitoğlu 1997:7)*.

* Kimi zaman bu sözcüğün yerine kasıtlı olarak keşfediş, keşif gibi kavramlar kullanılmaktaydı Sovyetler zamanında, sanki işgal edilen ülkeler territorium nullius olup üzerinde hiçbir insan topluluğu örgütlü hâlde yaşamamaktaydı. Bununla birlikte bu keşif (discovery) sözcüğü Yeni Dünya konusunda da günümüzde kullanılmaya devam edilmektedir.

* Siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel olmak üzere üç türde toplanan Ayırımcılık bir toplumun içinde birey veya topluluklara (sosyal gruplar) karşı genelde sosyal, fiziksel (antropolojik) veya kültürel farklılıklara dayanan ve toplumsal hayatın siyasî, iktisadî, kültürel veya diğer her hangi başka alanlarda ortaya çıkabilen ve çeşitli şekil ve genişlikte gerçekleşebilen tutumlardan ibaret karmaşık ve insan hak ve ana hürriyetlerinden eşit şekilde yararlanmayı, kaldırmayı veya bozmayı amaçlayan veya öyle etkileyen bir uygulama veya uygulamalar diye tanımlanabilir. Bkz. Report On the World social Situation 1997, BM, New York, 1997, 153, 155;

* Türkiye’de nedense bu devlet adamı bu şekilde tanınmakta, oysa Rusya tarihinde bu yöneticinin adı I. Petro veya Büyük Petro (Pötr Velikiy)’dur. Bununla birlikte Rus tarihinde ‘devleti iyi bir şekilde yönetemeyen, eğitim seviyesi düşük olan’ bir Petro da var idi. I. Petro’nun torunu olan ve damarlarında Alman kanını taşıyan bu III. Petro eşi I. Yekaterina tarafından 1762’de organize edilmiş bir entrikanın sonucunda tahttan devrilerek öldürülmüştür. Bkz. Munçayev (1998:139); Sovetskiy Ensiklopediçeskiy Slovar, 996; Chapman (2001:2).

* Ruslaşmış Türk kökenli meşhur şahsiyetler konusunda bkz.: Hablemitoğlu (1997:7). Ancak burada bence bu kitaptaki ifadenin tam aksine belirtilmesi gereken; bu kitabın bu sayfasında Ruslaşmış Türklerden bahsederken bunların içerisinde “tanınmış müşteşriklerden” [aslında doğrusu müsteşrikler, yani doğubilimciler olması gerekir, ki yanlışlık buradan kaynaklanıyor olabilir, çünkü Rus müsteşrikleri demek Rusyalı doğubilimcileri demektir] olarak gösterilen Hakas Türklerinden Kazan Üniversitesi Profesörü Nikolay Katanov’un aslında her zaman kendi soyunun farkında olduğu ve hatta İlminskiy ve diğerlerinin aksine “Türk dilleri” değil “Türk-Tatar lehçeleri” ibaresini kullandığı, Doğu dillerini ve özellikle Türk lehçelerini en ayrıntısına kadar incelediği, bunların kelime hazinesini ortaya çıkarmak için özverili biçimde çabaladığı ve böylece bu lehçelerin kaybolmasını bir anlamda engellemeye çalıştığı ve hocası W.W. Radloff’a ve diğerlerine rağmen Tıvaların da Türk soyundan olduğunu ve Türkçe konuştuğunu bilim dünyasına ve Rus tarihinde 1600 sayfalık bilimsel çalışmasıyla kanıtlamış ilk bilim adamı olduğu ve neredeyse tüm yaşamını Türkolojiye adamış bulunduğu bir gerçektir. Bu konuda bkz.: Kokova (1993). Üstelik N. Hablemitoğlu’nun, Zeki Velidi Togan’ın kaleme aldığı Hatıralar (İstanbul, 1969:65-66) adlı kitabına atıfta bulunarak yer verdiği bu ifadenin doğruyu yansıtmaktan uzak olduğunu Katanov’un bizzat Zeki Velidi Togan’a çok yardımının dokunduğu, Togan’ın ondan istifade ettiği, onun tarafından yönlendirildiği, öğütlerini aldığı ve ona minnettar olduğundan anlayabilmekteyiz (Togan 1999:55, 64, 86, 87, 89-91, 98, 102, 117, 118). Bununla birlikte Hıristiyanlaşmak her zaman Ruslaşmak anlamına gelmeyebilir. Nitekim yine Zeki Velidi Togan, Ruslarca Hıristiyanlaştırılmış olan Mehmet Ali (ancak resmi belgelerde Mstislav Kulayev olarak imzalayan)’nin Türklüğüne sadık olduğunu belirtmiştir kendi hatıralarında (Togan 1999:214-215).
zumrut_ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
zumrut_ kullanıcısına teşekkür eden 3 üye:
Ayçe Ezgi (09-Ekim-2010), Tugay NAYKI (04-Ekim-2010)